EĞİTİM ve AİLE

Eğitim… Yazılırken gayet basit olan bu erdemin yokluğunda toplumun en derin sorunlarına sebebiyet verdiğini bilmeyen yoktur. İşin tuhaf yanı bunu “gerçekten” bilmeyen ve hissetmeyen yoktur. Toplumun her kesimi eğitimli bir bireyin farklılık yarattığını bilir. Eğitimsiz insanların verdiği
zararları görür ve bu konudan rahatsız olup birçok gafta bulunur. En anlamsız tepkilerde ve durumlarda ağzınızdan ‘Eğitim şart!’ cümlesinin çıktığını biliyorum. Peki, eğitimi bu kadar önemsediğimiz halde bu konu neden toplumumuzun en derin yarasıdır hiç düşündünüz mü ?


Eğitim, dediğimiz an aklınızdan eğer okumak veya bir üniversiteyi tamamlayıp mezun olmak geliyorsa bilin ki çok büyük bir yanılgı içerisindesinizdir. Eğitimi sadece örgün sistemleri tamamlayıp bir meslek sahibi olan kişilere mal etmek çok yanlış bir algıdır. Çünkü statü olarak üst kademelerde yer alan örgün ve yaygın eğitimini tamamlamış birçok kişinin hala cahil kaldığını görmekteyiz. Bu kanıya varmak için bireyin aldığı eğitimle uyumsuz davranışlarda bulunması, kişilik olarak kötü bir imaj çizmesi gibi birçok olumsuz durumu değerlendirmek yeterli olacaktır. Bir toplumdaki en tehlikeli kesim “okumuş cahiller” yani eğitim alıp hala cahil kalabilmiş insanlardır.

Peki, gerçek eğitim nedir?

Bu konuya örnek bir ülke vererek açıklık getirmek istiyorum. Örneğin; Finlandiya… Bilindiği üzere Finlandiya yıllardır birçok alanda yapılan olimpiyatlarda hep başı çeken ülke olmuştur. Matematik, Kimya, Fizik vs. daha birçok alanda dünyanın gözde ülkesi olmuştur. Bu ülkenin en iyi olmak için yapabildikleri ve bizim yapamadıklarımız veya yapmadıklarımız nelerdir? Finlandiya ilkokul dört kademesine kadar kendi dillerini okumayı öğretmek ve anlamak dışında hiçbir derse veya yoğun bir
çalışmaya yer vermemektedir. O kademeye varana kadar öğrencilerine güzel ahlaklı olmayı, kendi vatanlarını sevmeyi, karşı cinse nasıl davranılması gerektiğini ve özellikle aile bağlarının önemini, aile
bağlarının bireye katkılarını anlatan birçok çalışmaya yer vermektedir. Yani bizim aksimize gereksiz sayısal veriler ve yoğun ödevlendirmeler vermek yerine -nasıl iyi bir insan olunurun?- eğitimini vermektedirler. Bence bizim yanlışımızı ve onların doğrusunu ülkecek değerlendirmek gerekmektedir. Ülkemizin kalkınması ve birçok meslek grubunun işlerini yapıp ülkeyi kalkındırması tabi ki de önemlidir. Ama asıl önemli olan kendisine, çevresine, toplumuna ve devletine bağlı, gerçekten eğitilmiş bireyler yetiştirmektir. Bahsettiğim “gerçek eğitim” budur.

Eğitimin ilk aşamaları ailede başlamaktadır. Toplumun en önemli yapı taşı da eğitimdir. Psikolojik açıdan sağlam ilişki kurulmamış, baskı ve şiddetle yetiştirilmiş bir çocuk; ne kadar sağlam bir gelişim süreci geçirebilir ki? Bunu ilkokul 1. sınıfa başlayan bir öğrenci örneği üzerinden açıklamak isterim. Ailesi tarafından düzgün bir eğitim verilmemiş, sürekli baskı ve şiddet uygulanmış, ihtiyaçları ailesi tarafından anlamlı bir şekilde doyurulmamış bir çocuğun, ilkokula başladığını düşünelim. Ailesinin de
tamamen “Eti senin kemiği benim!”mantığında olduğunu düşünelim. Örgün eğitim sisteminde var olan bir yapı ne denli bu çocuğa yardımcı olabilir ki? Bu psikolojiye sahip bir çocuğun duvarlarını yıkmak ne denli mümkündür? Çok uzun ve yapılandırıcı eğitimlerden sonra çocuğun psikolojik açıdan kendini iyi hissedebilecek bir duruma getirildiğini düşünsek bile ailesi bu gelişimin farkında olacak mı? Gerekli olgunluğa erişip yapılan olumsuz davranışları değiştirme eğilimine girecek mi? Bir eğitim, tek kuruma veya sisteme mal edilemez. Eğitim bir zincirdir. Düzgün bir eğitim için bireyde zincirin tüm halkaları koordineli bir şekilde çalışmak durumundadır. Bu zincirin en önemli halkasını ise aile oluşturur. Şunu da belirtmekte fayda görüyorum ; “Çocuklara yönelik veya yetişkin bireylere yönelik birçok geliştirici ve önleyici çalışmalar yapılmaktadır. Fakat ailelere yapılan çalışma sayısı yok denecek kadar azdır.” İstediğiniz anlamlı eğitimi verdiğinize inanın ama aile sistemi içinde hala sorunlar devam ettiği sürece beklenen başarı elde edilemeyecektir. Küçümsenen ve pek üzerinde durulmayan psikoloji, tam olarak eğitimin temelini oluşturur. Psikolojiyi ve ruhsal denklemleri düzgün kuramayan insanlarda dönüşü mümkün olmayan problemler meydana gelir. İşte, tam da bu sebeplerden dolayı eğitim ailede başlar. Eğitimli çocuk, eğitimli birey, eğitimli aile ve eğitimli toplum tam olarak ihtiyacımız olan yegane erdemimizdir.

Psikolojik Danışman Hayri KARA

NORMAL MİYİM?

Son dönemlerde özellikle eve kapanıp kendimize daha çok odaklandığımız bu zamanlarda çok fazla sorgulayan ve bundan yavaş yavaş rahatsızlık duymaya başlayan insanlar var. Korona günleri olarak adlandırdığımız bu dönemlerde psikolojimizin tıkırında işlemesi ve her şeyin yolunda gitmesini beklemek tabiki mümkün değil. Bu dönemlerde çok huzurlu hissetmek ve mutluluk naraları atmak sanırım problemli bir davranış olurdu.Olumsuz bir dönemden geçerken çözüm odaklı bir düşünce tarzı belirlemekte fayda vardır. Değiştiremeyeceğimiz ve ne yaparsak yapalım önüne geçemeyeceğimiz durumlarda yapmamız gereken ilk hamle durumu kabullenmek olacaktır. Durumu kabullenmek bireyi rahatlatacaktır. Çünkü bilişsel boyutta çelişkili tarzda eylemler sergileyen,aykırı ve absürd düşüncelere kapılanlar kendilerini içinden çıkılmaz kaotik bir labirentte bulabilirler. Bilirsiniz o labirentleri çıkış kapısı belli olmayan belli bir mesafe katettikten sonra dönüp girişide bulamadığınız o türlerden. Başkaları ile olan mücadelende galip çıkabilirsin. Ama kendin ile olan mücadelende asla galip çıkamazsın. Tetiği çekende sensin, namlunun ucunda olanda sensin…Durumu kabullenmenin bir çok olumlu yönü vardır.Rahatlayan beyin çözüm odaklı çalışıp olası benzer kriz dönemine hazırlık yapmaya başlar. Tecrübe kazanma aşamasındaki o durumlar gibi… Acıyı yaşarsın üzülürsün sonra durumu kabullenip neleri hatalı yaptığına odaklanıp ilerleyen dönemde bir daha kendini aynı duruma sokmamaya çalışırsın. Aynısı bu dönemler için de geçerli. Kendine çok zaman harcamayıp dışa bağımlı hayat sürenlerin açıkcası şuan içinde bulundukları durum pek de hoş değil. İşte onların yaptıkları hata ise kendine uzak bir yaşam belirlemeleri oldu. Kendini bilmeyen kimi tanır? Kurulan yüzeysel ilişkilerin, ne istediğini bilmeyen duyguların, global pazarın içinde sürekli arayışta olup bir türlü doğru malzemeyi bulamayanların, insanı bilmeden anlamadan yaşayanların, insani bir çok uhrevi duyguya uzaklaşanların, kalp kıranların, dosta uzak, sadece yaşamış olmak için yaşayanların derin hezayanları bu dönemde büyük bir tecrübe evrilme aşamasında. Yani en azından öyle olması gerekiyor. Umalımda bir daha aynı hatayı bu süreçten sonra tekrarlamazlar. Çözüm odaklı çalışan bir beynin aşamayacağı zorluk yoktur. En azından verdiği kutsal çabada istediklerini hemen elde etmese bile kazandırdıkları yanına kar kalır. Normal dönemlerden geçmiyoruz ne yazık ki. Alışılagelmişin dışında ilerliyor bir çok durum. Bunları teker teker açıklamaya gerek yok. Zaten büsbütün içinde yaşamaktasınız. Anormal dönemde normal olmayı ummakta son dönemlerde bir problem olmaya başladı. Çünkü normal olan neki sen normal olmayı umasın. Değil mi? Var mı normal olan nedir? Sorusuna cevap verebilecek. Çok düşünmeyin çünkü normal olan hiçbir zaman sabit bir kavramla açıklanamaz.Normal olmayı umuyorsun yani başka insanlara bakıp kendini kıyaslayıp ben neden bu şekildeyim diyorsun. Ama herkesin normali kendine göredir. Benim normalim sana anormal gelebilir. Aynı şekilde senin normal anlayışın da bana anormal gelebilir. Bazen anormallik hayatın normal sıkıcılığından kaçmak için bir araç da olabilir. Yani anlayacağın insan arttıkça normal ve anormaller her zaman farklılık gösterir. Bu farklılık da dünyada ki bütün sistemlerin kurulmasına ön ayak olur. Siyasi sistemler, tıbbi buluşlar, psikolojik teknikler, bütün meslekler vs. Yani normal olan bir şey varsa o da hiçbir şeyin normal olmadığı. Aklından geçen, yaptığın ve  yapmakta olduğun her şey kendi normalin.  Bak mesela bu da kabul etmen gereken bir durum olabilir. Kişiye özel olan ve olması gereken bazı şeyler asla genel çerçeve de nesnel olarak değerlendirilemez. Öznel gerçekliğin sahip her insan bunu bilmesi gerekir. Kendini en iyi değerlendirecek olan yine kendinsin. Durum böyle olmasaydı Fatih İstanbul’u feth edebilir miydi? Yapabileceğine inandı. Birçokları inanmazken başaramaz derken o başarmıştı. Tarih birçokları tarafından yapamazsın denilenleri altın harflerle kazımasını bildi. 

İLETİŞİMİN ÖNEMİ

Haklının hakkını haksız savunamaz. Hakkın olduğu yerde haksız barınamaz.

İletişim: “Kişiler arasında duygu, düşünce, haber alışverişi, bilgi ve haberlerin akla gelebilecek her türlü biçim ve yolla kişiden kişiye karşılıklı olarak aktarılmasıdır.” Eskiden beri yapılan bu basit tanım iletişim olgusuna bakış açısının da aynı oranda basit olmasına temel oluşturmuştur. Ezber bilgi olarak tanımını yapıp bırakabileceğiniz bir olgu değildir iletişim. Ezberlediğiniz bu tanımın arka planında yatan ‘kişilerin birbirlerini anlaması‘ cümlesinin derin anlamını hiçe saymak olur. İnsanlar arasındaki sırattır iletişim. Bu olgu bireyin kendini anlamasını, hayatın ona sunduklarını; mantıklı bir şekilde filtrelemesine, ondan aldıklarını ise tecrübeyle süslemesine yardımcı olur. Dönemsel olarak baktığımız zaman milenyum çağı denilen bu dönemde iletişimin anlamı derin bir şekilde sarsılmıştır. Duyguların ve düşüncelerin kağıda dökülüp dilde şahlandığı o anlam dolu dönemlere nazaran ne denli bir çöküş halinde olduğunu anlatmama gerek yok. Bunu zaten size en derin acılarınız anlatmaktadır. Evet o acılarınızdan bahsediyorum. Bir insanda yıllar geçse de kalan sızılar vardır. Asla yerinden oynamayan kök salmış sızılar… Aslında bu hassas olduğumuz ne kadar yönümüz var ise onların sebep olduğu problemlerin devamıdır. Hassas olduğumuz yerden aldığımız bir darbede çok acı çekeriz. Bu hayatın tüm alanlarında bilinen bir kuraldır. Hassas olduğu yerden yıkılır binalar ve inceldiği yerden kopar ip!

İnsanlığın temel dönemlerine gittiğimizde çok net bir durum görürüz: “Hayatta kalmak için savaşmak.

Eski çağlarda şu an gördüğünüz, bildiğiniz hiçbir teknolojik cihaz ve sağlık ürünü yoktu. İnsanlar hayatta kalmak için savaşmak ve bazen insanüstü diyebileceğimiz çabalara girmek zorundaydı. Basit bir mekanizmaya sahip ve beynimizinde tam anlamıyla evrimleşmemiş şeklinde olduğu o dönemler de verilen bu çaba sadece hayatta kalmak ve neslin devamlılığı için girilen mücadelelerle sınırlıydı. O dönemlerdeki insanlar en son teknolojik silah olan dil kılıcını henüz keşfetmemişti. Doğa ile mücadele etmekle kendini sınırlamaktan başka bir çareleri yoktu. Doğa ile mücadelenin kuralı çok basittir. Güçlü olan güçsüzü yener. Zamanla insanlık belli adımlar atıp refaha ermeyi ve daha huzurlu bir yaşantı geçirmeyi umdu. Umduklarını da yüz yıllar sonra buldular fakat daha sonra anlam veremedikleri bir şey oldu… Dili kullanmak ve çeşitli sesler çıkararak iletişim kurmak… İşte insanlığın asıl savaşı olacak ve kıyamete kadar sürecek olan o savaşında başlangıcını attılar. İnsanın insanla mücadelesi…

Psikolojinin temellerine indiğinizde bir çok ruhsal hastalığın sebebinin iletişim bozukluğundan kaynaklandığını görürsünüz. İletişim kurmanın sadece ağzı oynatıp çeşitli sesler çıkarmakla olmadığını bilmek gerekir. Evet iletişimde en derin sızılara neden olan sözcüklerin önemini ne yazık ki insanlık olarak hâlâ çözmüş sayılmayız. Duygu ve düşüncelerin empati süzgecinden geçirilerek ağız yoluyla dışa aktarım sürecinden bahsediyorum. Şimdi düşünmenizi istiyorum. Düşünün… Depresif bir moda girdiğiniz, hüzün dolu veya acı çektiğiniz dönemleri düşünün. Bu dönemleri size yaşatan kendiniz mi oldunuz yoksa başkaları mı? Yaşadığınız o dönemleri düşündüğünüzde aklınızdan sürekli başka insanların size yaşattığı durumlar geçmiş olmalı, değil mi? Belki bir arkadaşın kırıcı üslubu, belki bir akrabanın fevri yorumu, belki de aşık olduğunuz insanın o yıkıcı tavrı… Tabiki de her acı iletişim temelli olmayabilir. Derinden sevdiğiniz, değer verdiğiniz insanların kaybında yaşadığınız acılar yaradılış gereği olması gereken bir durumdur. Buna ne yazık ki engel olmak insanın yapabileceği bir şey değildir. Benim burda bahsettiğim şey insanın hayatını kolaylaştırmak için bulduğu ve sonra hayatları yok edecek kadar kötü kullanılan sözcüklerdir. Şimdi konumuza geri dönecek olursak sorumu tekrar yineleyeyim. ‘Bu dönemleri size yaşatan kendiniz mi oldunuz yoksa başkaları mı? ‘Birçoğunuz cevabında hep başkalarının gizli olduğunu biliyorum. Ama insana en derin acıları yaşatan buna izin veren kişi kendisidir. Size öğretildiği ölçüde düşündünüz, bu doğru bilinen yanlış cevapları. Anlamlı iletişimin temelini bireyin kendi iç dünyasını anlaması ve kendini tanıması oluşturur. ‘Herkes kendi kapısının önünü temizlerse, bütün mahalle tertemiz olur.’ Bu atasözü ne demek istediğimi daha iyi anlatmama yardımcı olabilir. Ve unutmayın “Kendini yarım bırakan asla bir başkasına tam olamaz…”

Günümüzdeki iletişim ağının genişlemesi ne yazık ki anlamlı iletişimin önündeki en büyük engel olmuştur. Yüz yüze kurulan, ses tonunun etkisinden ve beden dilinin muazzamlığından uzakta saygı, vicdan, empati gibi birçok erdemin yok olduğu bir sistemin içerisinde kaybolmaktayız. Robotlaşmış ruhlar ve mekanikleşmiş beyinlerin öğrettiği, yanlış iletişim yöntemlerinin egemenliğinde, birçok doğru bilineni unutmaktayız. Yaşanılan o derin acıların insanlık kaybından kaynaklandığını söylemek heralde yanlış olmaz. Bir birey olarak kendinizi tanımlamadan önce insan olmanının tanımını bilmek gerekir. Önce insanın tanımını yapıp daha sonra kendinizi değerlendirdiğinizde insanlığın tam olarak neresinde olduğunuzu anlayabilirsiniz. İnsan olmak kendi değerleri için kendi amaçları için başka insanları hiçe saymak değildir. İnsan olmak kendinden farklı insanların varlığını kabul etmek, onları anlamak, empati kurmak, vicdanlı olmayı ve bazen de kendinden ödün vermeyi gerektirir.

Kendinle olan iletişiminde her zaman başarılı olamayacaksın. Bu imkansızdır. Bazen yıkılacaksın daha sağlam kalkabilmek için. Bazen yanlış yola sapacaksın doğru yolun anlamını bulmak için. İmkansızları umup imkanları görmezden gelen insanoğlunun hazin mücadelesini görmekte ve yaşamaktasınız. Hassas olduğu noktalardan vurulmak istemeyenlerin sürekli o hassas yerlerinden vurulması ne kadar ironik değil mi? Bunu birçoğunuz yaşamıştır. Korktukların; bazen susmaman gereken yerlerde sustuğun için başına gelir, bazen de susman gereken yerlerde susmadığın için. Sorunu daima karşı tarafta bulanların en büyük problemi de budur. Hassas noktalarından kaçmak…

Hassas olmak insana ait bir erdemdir. Bu erdemi kabul ettiğin ölçüde daha sağlam, hassas noktandan darbe aldığın ölçüde daha güçlü olursun. Ve bir gün o kadar güçlenirsin ki hassas noktan hiçbir olumsuz sorun karşısında eskisi gibi sızlamaz. Korktuğunu biliyorum. Dayanamayacağını düşündüğünü biliyorum. Gerçeklik ve sergileyeceğin cesaret daha azını götürür düşüncelerinin esirliğinde yaşayacağın acıların, hüzünlerin, ön yargıların senden alıp götürdüğü şeyleden. Çocuğunun başına bir şey geleceğini düşünen ebeveynin sürekli onu kısıtlaması, yanından ayırmaması, vereceği kararları kendi şekillendirmesi; ebeveynin hayatı boyunca kendini esir etmesine sebep olur. Ebeveynin kendine zaman ayırmayıp sürekli endişe içinde yıllarını geçirmesi ondan birçok şey alıp götürdüğü gibi mutlu olmasını istediği çocuğunun da aynı ölçüde mutsuz olup hayatı boyunca ailesine bağımlı olarak yaşamasına neden olur. Bahsettiğim ebeveynin hassas noktası çocuğudur. Yapması gereken ise çocuğuna düzgün bir eğitim verip hayatın sıkıntılarını kendi yaşayıp öğrenmesine olanak sağlamaktır. Aşık olduğu kişiyi kaybetmek istemeyen bireyin yıllarca kendi değerlerini hiçe sayıp sırf onun mutluluğu için çabalaması, endişelenmesi bireyin ruh sağlığını kötüye götüreceği gibi korktuğu yani hassas noktası olan sevilme ve önemsenme ihtiyacının da karşılanmamasına sebep olur. Yapması gereken ise kendi değerlerini sunup karşı tarafın kabul etmesini beklemektir, tıpkı kendisinin onu kabul ettiği gibi. Birçok örnek verilebilir bununla ilgili. Hayatınızda yaşadığınız kayıpları ve biten ilişkileri düşündüğünüz zaman eminim buna benzer bir çok durumu daha iyi analiz edebilirsiniz.

Son olarak başta yazdığım; ‘Haklının hakkını, haksız savunamaz. Hakkın olduğu yerde haksız barınamaz.’ cümlesinin anlamını açıklamak isterim. Tüm iletişim becerilerine sahip biri olsan bile bazen aşamayacağın ve yarım bırakıldığın durumlar olur. Tüm çabalarının kifayetsiz olduğunu ve acılarının çözümsüz olduğunu düşünürsün. İşte tam da bu an da iletişimin en büyük kozu olan susma eylemi ortaya çıkar. Artık ceketini alıp o kişiyi, işi veya ortamı terk etmen gerekir. Haksızlığa uğradığını ve haklının daima kaybettiğini düşünürsün. Evet haksızlığa uğradığın doğru ama haklı olan asla kaybetmez. Haksız olan kişi kazandığını düşünebilir, şeytanına, ön yargısına teslim olmuş olabilir fakat insanların kurduğu sistemden daha büyük, derin ve anlamlı olan bir sistem vardır. İlahi adalet… Kılıç darbesinden daha keskin olan dil darbesine vesile olan kişinin hassas noktası hatalarını kabul etmemesi veya insanları görmezden gelmesidir. Ve elbet vurulacağı noktası da o hassas yeridir. Sen kendini doğru bildiğin, kendine değer kattığın, insanların engellemesine rağmen pes etmediğin o yoluna devam etmesini bil. Bu senin için daha güçlü, daha yıkılmaz ve daha körükleyici olacaktır. Asla sana zarar veren insanın zarar görmesini de isteme. Çünkü bu, insani değerlere engel olacak kin ve nefret duygularını körükler. Kin ve nefretin tek zarar verdiği kişi ise yine bireyin kendisidir.Bırak haksızın hakkını, hak kısıtlasın.

Psikolojik Danışman Hayri KARA

GERÇEKTEN BİLİYOR MUYUZ?

Bazı yanlışlar telafisi zor durumlara sebep olabilir. Bazı hatalar sinsidir seni doğru yaptığına inandırır. Ama topyekün bir çöküşle sonuçlandırır.
Umduğunuzu buldurmaz, bulduğunuzu sorgulatır. En kötüsü de zamandır. Hata rüzgarları seni savurup en istemediğin yerde bırakır. Geri dönüş zordur çünkü düşmanın zamandır.

Gerçekten biliyor muyuz ?

İnsan gelişiminde tecrübeler çok önemli bir rol üstlenir. Bireyin geleceğini anlamlı bir şekilde planlayabilmesi için, yaşantısını, çevresini, aile yapısını anlamlı temellere oturtabilmesi için tecrübelerinden faydalanması gerekmektedir. Tecrübenin oluşumunda bireyin gelişim çerçevesi dahilinde yapması gereken hatalar ve yanlışlar olmalıdır. Tecrübenin oluşumunda en büyük pay hatalarındır. Her gelişim döneminde insan psikolojisi farklı olaylar ve durumlara uyum sağlama durumundadır. Gelişimin temelini de bu uyum aşaması oluşturur. ‘Şimdiki aklım olsaydı geçmişte yaptığım hataları yapmazdım. Ama o hataları yapmamış olsaydım şimdiki aklım olmazdı’ cümlesine hepiniz aşinasınızdır. Bu cümle tam olarak bu yazının da temelini oluşturmaktadır. Geçmiş dönemlerde yapılan hatalar belirli bir dönem insanda uyum ve adaptasyon durumlarının önüne geçmektedir. Bazı psikolojik sorunlarınızın, bunalımlarınızın ve depresyonlarınızın oluşmasının temel nedeni de bu uyumsuz dönemlerinizdir. Bu dönemlere girdiğinde birey özgüven eksikliği yaşar. Bir daha düzgün bir hayat geçiremeyeceğini ve bu sorunların bitmeyeceğini düşünür. İnsan olmanın gerekliliğinde vardır bu tür hezeyanlar.İnsan bunlara anlamlı bir şekilde direndiği ölçüde gelişebilir ve büyüyebilir. Taşı delen damlaların gücü değil sürekliliğidir. Tam olarak bu aşamada pes etmemek ve çabalamak gerekmektedir. Zira bu çabalayış tam olarak insanlığın temelini oluşturan ve varoluşunun devamını sağlayan çırpınıştır. Kimse için olmayan, başka biri için yapılmayan sadece kendini tekrar bulması ve daha güçlü kalkması için sergilediği o çabadan bahsediyorum. Bir insan zorluklara direndiği ölçüde güçlü, çabaladığı ölçüde başarılı olur. Başımıza gelen en ağır durumlarda bile karakterimiz ve kişiliğimiz bu duruma uyum sağlama eğilimine girecektir. Asıl mesele bunu doğru yoldan ilerleyerek gerçekleştirmektir. Çünkü olumsuz uyum topyekün bir çöküşe sebep olabilir. Olayın vahametiyle uzun dönemler içine kapanıp kimseyle iletişim halinde olmadan kendisine küsercesine devam etmek bir tercihtir. Bu yaşanılan olumsuz duruma direndiği ölçüde,
çabaladığı ölçüde daha güçlü ve başarılı olarak çıkacağını bilmek bir erdemdir. İşte tam olarak tecrübeli dediğimiz kişiler bu bahsettiğim erdemi gerçekleştirebilecek potansiyele sahiptir.

Bu yazı direnemeyenler içindir.

Kendimi bildim bileli hayatın her olumlu ve olumsuz döneminde ‘Ağaç yaş iken eğilir.‘ atasözünü anımsarım. Çünkü insan kaynaklı her durumun temel malzemesini çocukluk dönemleri oluşturur. Ailesi tarafından baskı ve şiddet gören bir çocuğun, ilerleyen yıllarda sorunlu biri olmasını beklemek herhalde sürpriz bir durum olmayacaktır. Ama aileler bazı durumlarda bunu bir sürpriz olarak görüp kabullenmeme eğilimine girmektedir. Neden? Gerçekten biliyor musunuz? Su anda gerçekleştirdiğiniz birçok olumsuz eylemin meyveleri acı olacaktır. Atalarımız bu konuyu da es geçmemişler ve demişler ki;’ Ne ekersen onu biçersin ‘. Bir çocuk saf ve temizdir. Onu kirletme görevi tecrübeli olduğunu iddaa eden, kendi düşüncelerinin her durumda doğru olduğunu düşünen, hatasız bir hayat sürdüğünü ve çocuklarınında hatasız büyümesi gerektiğine inanan ailelerine düşmektedir(!). Bu görevi hayat felsefesi haline getirip çocuğunun gelişimine darbe vurduğundan bi’haber olan ailesi doğru zannettiği ama benim olumsuz uyum olarak nitelendirdiğim o yoldan devam etmektedir. Ve ne yazık ki o yol pek hayırlı bir sona çıkmamaktadır. Yaş seviyesi yüksek olan bireylerin hayat felsefelerini değiştirmek neredeyse mümkün değildir. Fakat geleceğimizin mihenk taşı olacak gençlik için bir bilince ihtiyacımız vardır. Bu bilinç tam olarak insan kalabilmemize yarayacak ve bizi öyle veya böyle huzura eriştirecek erdem kapısının anahtarıdır. Hatasız bir gençlik beklemek yanlış olur.
Ama hatalarından ders çıkaran bir nesil bizim miladımız olacaktır.

Psikolojik Danışman Hayri KARA

PSİKOLOJİK DANIŞMANLIĞIN ÖNEMİ

İnsan, yaradılıştan ötürü farklı bir yapıya ve komplike bir düzene sahiptir. İnsan; birçok canlıdan düşünme, düşüncelerini kontrol edebilme, analizde bulunma ve duygularını sınıflandırabilme gibi yapılarla ayrılmaktadır. Geçmişten günümüze yaşam standartları, kültürler, iletişim ve daha birçok şey değişime uğramıştır. Bu hızlı değişim serüvenine ayak uydurma kısmında insan, bazen çözümleyemediği birçok duygu ve düşünce yapısına uyum sağlamak durumunda kalmıştır. Uyum sağlamak, istek çerçevesinde gerçekleştiği sürece mutluluk ve rahatlık sağlar insana. “Peki, ya mecburi uyum?”

Şimdi istemediğiniz ortamlarda bulunma zorunluluğunuzu düşünün. Geçmişinizde veya şu an hala devam eden zorunluluklarınızın olması hiç fark etmez. Bu ortamlardaki ruh halinizi, düşünce yapınızı hatırlıyor musunuz? İnsan ruhu, baskı altında olduğu zaman farklı reaksiyonlar vermektedir. Kişiden kişiye bu reaksiyonlar farklılık gösterir. Farklı iki kişi başından geçen aynı ağır vakalar ve durumlardan sonra aynı tepkileri vermez. Örneğin, biri içine kapanıp dünyayla iletişimi kesebilir, bir diğeri ise bunun tam tersi daha aktif bir yaşantıya sahip olabilir. Bu tepkilerin farklılaşma sebebi kişilik ve karakter yapısıyla paralel bir yol izlemektedir.

İstemediği ortamlarda yaşamak zorunda kalan, kişilik yapısıyla örtüşmeyen yaşantılara maruz kalan, iletişimsiz, baskı ve şiddettin var olduğu ortamlarda hayatını devam ettiren insanlarda; ruhsal problemlerin, iç çatışmaların, depresyon ve anksiyete bozukluğu başta olmak üzere birçok rahatsızlığın; hayatını istediği şekilde geçiren, yaşantılarını istediği çevrede şekillendiren insanlara göre daha fazla ve daha yoğun ortaya çıktığı gözlemlenmiştir.

Kişiliğin büyük bir kısmı insan yaşamının ilk dönemlerinde şekillenmektedir. Bebeklik ve çocukluk yaşlarımıza denk gelen bu dönemlerde birçok kritik dönem geçirmekteyiz. Bu dönemlerde özellikle ailenin ve çevrenin etkisiyle kritik dönemlerin atlatılması ve olumlu geçirilmesi mümkündür. Fakat olumsuz yaşantılara, durumlara maruz kalan birey küçük yaşlarda tam anlamıyla bunu göstermese de ilerleyen yaşlarda önlenemeyen, özellikle kendisini ve yaşamını, çevresini, ailesini etkileyecek birçok problemli duruma itebilir. Yani toplumsal uyum, kişilik entegrasyonu, iletişim örüntüsü, yaşam tarzı ve daha birçok kısımda problem yaşayan bireylerin kritik dönemleri olumsuz atlattığı söylenebilir.

Milenyum çağı olarak bilinen 2000’li yıllardan sonra insanların yaşantısında, hayat tarzlarında, iletişim kurmalarında global seviyede etki gösteren ciddi problemler ortaya çıkmıştır. Bu problemlerin en büyük sebepleri teknolojiye uyum sağlama kısmında problem yaşamamız ve uzun yıllar boyunca bilinen iletişim şeklinin değişmesindendir. Sosyal medya olarak bilinen ve birçok uygulamayla hayatlarımıza entegre olan uygulamaların iletişimimize etkileri büyüktür. Sosyal medya ve bu tür uygulamaların düzgün kullanımı hayatımızı ciddi manada kolaylaştırsa da beraberinde getirdiği olumsuzluklar göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. İletişim kurma ağı genişlemiş olsa da iletişimsizlik artmıştır. İletişimsizlikten kastım kaliteli iletişim eksiliğidir. Nedenini araştırdığımız zaman birçok ruhsal problemin temelinde iletişimsizlik vardır. Ailelerin bu konuda büyük sorumlulukları(etkileri) vardır. Hepinizin bildiği belki de birçoğumuzun uyguladığı o yöntemden bahsediyorum. Ağlayan çocuğun eline telefon vererek susturmak! Ailelerimiz o an bu yöntemi uygulayarak doğru bir şey yaptıklarına inanabilir fakat durum bunun tam aksidir. Ağlayan bir çocuğu telefonla susturmak ilerleyen dönemlerde hayatını telefonda geçiren, asosyal, iletişim kurmayan, belli duyguları körelmiş bir birey oluşmasına sebebiyet verebilir.

Bunlar ve bahsetmediğim birçok ruhsal problemin çözümünde “psikolojik danışmanların” rolü büyüktür. Ailelere ve bireye farkındalık yaratmak, problemin çözümü için doğru yollar belirlemek, hayata ve kişilik yapısına uyum sağlamak, hedeflerini belirleyen, kendi potansiyellerinin farkına varan, hayatını bunun üzerine tekrar kuran ruh sağlığı yerinde olan bireyleri hayata kazandırmak için “psikolojik danışmanlar” sizlere bu alanda hizmet sunmaktadır.

Psikolojik Danışman Hayri KARA